'Yazarlar' kategorisi için arşiv

“Ermeni soykırımı” iddiasına kapsamlı bir çözüm modeli… *

ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi 10 Ekim 2007 günü yaptığı oturumda, 30 Ocak 2007 günü Kaliforniya Senatörü Mr. Schiff ve arkadaşları tarafından verilen karar tasarısı önergesini 21 oya karşılık 27 oyla kabul etti. 

Kararın ardından Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül resmi bir açıklama yaparak “Komite’nin bu kabul edilmez kararının, geçmişteki benzerleri gibi Türk halkı için hiçbir geçerliliği ve saygınlığı yoktur” dedi. Bu açıklama, kanaatimizce Türkiye’nin bundan sonra ABD’ye karşı ortamı gerecek ve ilişkileri büyük ölçüde etkileyecek somut adımlar atmaktan kaçınacağı anlamına gelmektedir. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında “Bazı politikacılar, sağduyu çağrılarına kulaklarını tıkayarak bir kez daha büyük meseleleri küçük iç politika oyunlarına alet ve feda etme teşebbüsünde bulunmuşlardır” denilmekte ve bir anlamda tasarının kabulüne karşı tavır koyan ABD yönetimine yumuşak bir mesaj verilmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın icra makamı olmaması sebebiyle yaptığı açıklamanın yaptırıma yönelik mesajlar içermediği açıktır. Ancak hükümet adına Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da “kınama” ile yetinilmekte ve Ermenistan’ın diyalog kapısı tercihinin doğru bir yaklaşım olacağı belirtilmektedir. Öte yandan ABD’de tasarıya karşı lobi faaliyetlerini yürüten ve Temsilciler Meclisi üyeleriyle temaslarda bulunan Sayın Egemen Bağış da yaptığı açıklamada “karşı oy kullananların sayısının 21′e çıkmasını” memnuniyet verici bulduğunu ve bunun yürüttükleri lobi faaliyetinin bir sonucu olduğunu söylemesi düşündürücüdür. Bu açıklamalar Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon yapılmasının gündemde olduğu bir ortamda ABD ile ilişkilerinde aşırılıktan ve ilişkileri uzun vadede bozabilecek etkili önlemler içeren bir paketi -en azından tasarının temsilciler meclisinde oylanmasına kadar- gündemine almayacağını göstermektedir. ABD kanadından gelen ve Türkiye’yi somut adımlar atmakta acele etmemesi konusunda uyaran mesajlar da bu bağlamda değerlendirilmelidir. ABD yönetiminin Ermeni Tasarısının Temsilciler Meclisi’nden geçmemesi için ikna çabalarını sürdüreceğini açıklaması da aynı kapıya çıkmaktadır.

Bununla birlikte yapılan açıklamalar, Ermeni tasarısının Amerika’nın gündeminde en az bir ay kalacağı gerçeğini değiştirmemektedir. Bundan sonraki aşamada Ermeni tasarısı hakkında alınan karar bir hafta sonra Temsilciler Meclisi’ne getirilecek ve kasım ortalarında oylanacaktır. Buradan lehte karar çıkması çok daha az bir olasılıktır. Çünkü Temsilciler Meclisi Başkanı Demokrat Nancy Pelosi en baştan itibaren Ermeni lobisi ile birlikte hareket etmekte ve tasarının kabulü için demokrat üyeler üzerinde baskı yapmaktaydı. Dolayısıyla sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısının Temsilciler Meclisi’ne aktarılması ve orada da tasarıya imza koyan 226 üye (218 yeterli olmaktadır) sayesinde kabul edilmesi beklenmektedir.

Tasarıya göre şekillenecek ABD dış politikası

Bu aşamada bu beklentileri boş çıkartmak için, Türkiye’nin kararlı bir şekilde tasarıyı değerlendirmesi, sonuçları hakkında ABD yönetimi ve kamuoyunu bilgilendirmesi büyük önem taşımaktadır. Bazı yorumcular tarafından tasarının bağlayıcı olmadığına vurgu yapılması büyük bir yanılgıdır ve tasarının içeriğinin iyi değerlendirilmediğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda tasarının ne içerdiğine iyi bakılmasında yarar vardır. Öncelikle tasarının bir yasa olmaması ve karar tasarısı olması sebebiyle hukuken bağlayıcı olmadığını söylemek, Türkiye için hiçbir sorun yaratmayacağı gibi bir yanlış anlamaya da sebebiyet verebilir. Hâlbuki tasarı ABD Başkanı’na Ermeni soykırımını bir gerçek olduğunu göz önüne alarak ABD dış politikasını yürütmesi çağrısı yapmaktadır. ABD Başkanı’nın 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ olarak ilan etmesini ve her 24 Nisan gününde 1.500.000 Ermeni’nin sistematik ve kasıtlı bir imha politikası sonucu 1915 yılında yok edildiğini belirten bir mesaj yayınlamasını istemektedir. Daha da önemlisi, kabul edilen karar tasarısında, önceki yıllarda Kongre’ye sunulan tasarılardan farklı olarak sözde soykırımdan Türkiye Cumhuriyeti doğrudan sorumlu tutulmaktadır.

Bu maddeler, tasarının Temsilciler Meclisi’nden kabulünden sonra Ermenilerin Türkiye’nin karşısına tazminat ve toprak talepleriyle gelmesinin önünü açmaktadır. Ermeniler aslında Amerika ve Fransa’da sigorta şirketlerine açtıkları davalar ve aldıkları lehte kararlarla söz konusu girişimleri için başka bir cepheden hukuki bir savaş açmış durumdadırlar. Sigorta şirketlerinin uzlaşma yoluyla da olsa Ermeni vakıflarının ve derneklerinin taleplerini kabul ederek ödeme yapması Ermeniler açısından anlamlı bir başarıdır. Kaldı ki, Ermenilerin Fransa’da 2001 yılında önce yaptırım içermeyen bir kanunu parlamentodan geçirttikleri ve geçen yıl da bağlayıcılığı ve yaptırımı olan bir yasayı kabul ettirdiklerini unutmamak gerekir. Yine yaptırım içeren bir sözde Ermeni soykırım tasarısının Belçika Parlamentosu’nda gündeme alınmayı beklediği unutulmamalıdır. Diğer taraftan sözde soykırımı tanıyan tasarının ABD Kongresi’nde kabul edilmesinden sonra diğer bütün dünya ülkelerinin parlamentolarından benzeri karar veya yasaları daha kolay çıkartmalarının mümkün olacağı göz önünde tutulmalıdır. Bu durum, Türk milletinin dünya kamuoyunda soykırım suçunu işleyen yeryüzündeki ikinci millet olarak damgalanmasına yol açacak ve imajı çok kötüleşecektir. Hâlbuki açılan arşivler ve ortaya konan belgeler Türk milletinin haksız ve asılsız bir karalama kampanyasına muhatap olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda Türk Tarih Kurumu web sayfasına yeterince aydınlatıcı bilgi, belge vs. konulmuştur.

Bilinmeyen haklı tezlerimiz

Bu ayrıntılara dikkat çektikten sonra Ermeni karar tasarısına tekrar dönecek olursak, ABD Dış İlişkiler Komitesi’nin kabul ettiği tasarının “bağlayıcılığı ve yaptırımı olmayan” basit bir karar niteliğinde olduğunu düşünmenin saflık olduğu açıktır. Yine sırf bu düşünceyle konunun savsaklanması tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti derhal sert bir açıklama yapmalı ve önlemler içeren bir paketi dünya kamuoyuna duyurmalıdır. Bu aşamada sözde soykırım tasarısının kabulünden sonra Demokrat Senatör Sherman’ın “Ankara birkaç gün kızgınlığını ifade edecek. Sonra geçer” sözlerini yalan çıkarmamak, gaflet içinde olduğumuzun kabulü anlamına gelecektir. O halde bundan sonra tasarının kabul edilmemesi için daha somut adımlar atılmalı ve ulusal eylem planı yürürlüğe konulmalıdır. Bir tarihçi olarak Amerikan kamuoyuna tasarının yanlışları ve tarihi gerçeklerin daha iyi anlatılmasının önceliklerimiz arasında olması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta, tasarıya imza koyan senatörler, bir Ermeni soykırımın yaşandığına inandıklarını belirtmektedirler. Yine ısrarla vurguladıkları bir husus, Türkiye’nin karşı tezlerini kendilerine anlatmadığıdır. İşte bu noktada yapılması gerekenleri sonuç kısmında ele almak kaydıyla, bazı akademisyenlerin ve muhalefetin gündeme getirdiği önlemleri değerlendirmek istiyorum.

Hatırlatmak gerekirse, dile getirilen somut önlemler arasında en heyecan verici olan İncirlik Üssü’nün kapatılmasıdır. İncirlik Üssü’nün kapatılmasının Türkiye’nin NATO antlaşmaları dolayısıyla mümkün olmadığı açıktır. Ayrıca buranın kapatılmasının Türkiye’nin stratejik önemine bir darbe vuracağı göz önüne alınmalıdır. Özellikle ABD’nin Kuzey Irak’ta bir üs kurma hazırlığında olduğu dikkatten kaçmaktadır. Bununla birlikte üssün ABD’ye NATO antlaşmaların çizdiği çerçevenin dışında kullandırıldığı da bilinmektedir. Bu itibarla İncirlik Üssü’nün kapatılmasından çok, Amerika’nın Irak operasyonlarında kullanımına bazı kısıtlamalar getirilmesi daha mantıklıdır. Bunun kısa vadede etkili bir önlem olacağına da kuşku yoktur. Çünkü İncirlik Üssü lojistik bakımdan bölgede bütün ABD üslerinden daha uygundur. Irak’taki Amerikan askerleri için hâlâ çok stratejik bir öneme sahiptir. Lübnan ve Afganistan’dan askerlerimizin çekilmesi önerisi de dikkate değer bir öneri olmakla birlikte ABD’li senatörler üzerinde etkili olacağı tartışma götürür. Çünkü Başkan Bush’un bu ülkelerdeki operasyonlarına Demokrat üyeler zaten karşı çıkmaktadırlar. Dolayısıyla, askerlerin Lübnan ve Afganistan’dan çekilmeleri, Başkan Bush’un zor durumda kalmasını isteyen Demokratların ekmeğine yağ sürecektir. Ayrıca, Türk askerinin her iki ülkede de terörle mücadele kapsamında bulunması iyi değerlendirildiği ve anlatıldığı takdirde Batı kamuoyunda Türkiye’nin olumlu imajına katkı yapacaktır. Önerinin hayata geçirilmesi tam tersine hem terörle mücadelede Türkiye’nin pasif kalmakla suçlanmasına sebep olacak hem de NATO içindeki askerî etkinliğimizin yok olmasına sebep olacaktır.

Bu durum, Türkiye’nin yalnız kalması ve dış dünyaya kapalı kalmasına yol açabilir. İzole olmuş bir ülkenin kendi tezlerini ve haklılığını dünyaya nasıl anlatacağı burada sorulmalıdır. Meşhur 1 Mart tezkeresinin geçmediği zaman ABD’de aleyhimize oluşan havaya bizzat şahit olmuş bir akademisyen olarak, atacağımız hiçbir adımın bizi dış dünyaya kapatmaması gerektiğine inanıyorum. ABD’nin Ortadoğu’daki hiçbir planının içinde olmamak, ülkemizin stratejik önemini kendi ellerimizle yok etmekten öteye geçmeyecektir, düşüncesindeyim. Ermeni tezlerini destekleyen ve yasa çıkaran ülkelere karşı boykot çağrılarının hiçbir kalıcı etkisinin olmadığı geçmişte yaşanan örneklerle sabittir. Bu bağlamda Habur Sınır Kapısı’nın kapatılmasının terör örgütü PKK’nın işsiz kalan bölge halkı arasında nüfuz kazanmasına sebep olabileceği de hesaba katılmalıdır.

Ortak tarih komisyonu inisiyatifi ve tanıtım

O halde kısa vadede Ermeni tasarısının Temsilciler Meclisi’nin gündemine alınmasını önlemek için alınması gereken somut önlemler Türkiye’ye değil Ermenistan ve diaspora Ermenilerine yönelik olmalıdır. Şahsen Ermeni lobileriyle mücadelede ülkelerin değil kişi ve kuruluşların hedef alınmasının sonsuz yararları olacağı kanaatindeyim. Bu çerçevede önerim, öncelikle Ermenistan’a karşı önlemlerin devreye alınmasıdır. Bazı çevrelerin ve AB’nin taleplerinin tersine, Ermenistan’ın yumuşatılması ve diyalog sürecine katılımı sağlamak için sınırların açılması asla düşünülmemesi gereken bir adımdır. Türkiye, Ermenistan’a karşı izolasyon politikasını daha katı uygulamalıdır. Ermenistan’dan çalışmak için Türkiye’ye gelen kaçak işçiler derhal sınır dışı edilmelidir. Bu adım, Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin diasporaya tepkilerinin önünü açacak, aralarındaki gerilimi tırmandıracaktır. Bizzat yaptığım gözlemlere göre Ermenistan halkı diasporanın Ermenistan’ı yönetmesine ve iç politikada etkinliğini artırmasına karşıdır. Konuştuğum birçok Ermeni, diasporanın Türkiye’nin sertleşmesine ve sınırı kapamasına sebep olduğunu, konut ve emtia fiyatlarının yükselmesine yol açtığını ve Ermenistan siyasetini para ile ele geçirdiklerini söylemişlerdir. Aynı strateji çerçevesinde Ermeni lobilerinde görev yapan veya onlar adına çalışan kişi, kuruluş ve diplomatlar “istenmeyen kişi veya kuruluş” ilan edilmeli, Türkiye’nin kara listesine alınmalıdır. Soykırımı tanımadığını söyleyen elçinin Erivan’a tayin edilmesine karşı, Ermenistan’ın tavrı bizim tarafımızdan örnek alınmalıdır.

Dolayısıyla Ermeni tasarısının ABD ve diğer ülkelerde kabul edilmemesini sağlamanın yolu ulusal bir tanıtma eylem planı ile mümkündür. Türk Tanıtma Vakfı’nın veya kurulacak bir sivil toplum örgütünün çatısı altında ülke dışındaki bütün Türkler örgütlenmelidir. Her ülkede daimi komiteler kurulmalı ve bu komitelerin amacı, Türk imajını bozacak yayın ve faaliyetlerle mücadele olarak benimsenmelidir. Bu örgütlere işadamları ve çeşitli fonlardan ciddi kaynak sağlanmalıdır. Bu komiteler bağımsız olmakla birlikte bütçeleri bakımından Meclis’e hesap vermelidir. Ancak fonların kullanımı bütçe yönergeleri ve ihale kanununa tabi olmalıdır. Tercüme faaliyetleri, araştırmacıların istihdam edilmesi, çeşitli enstitülerin kurulması, kurulmuş olanların desteklenmesi, burs verilmesi ve düşünce gruplarının oluşturulması komitelerin hedefleri arasına alınmalıdır. Türkiye’de ise Ermeni sorununu çalışan merkez sayısı artırılmalıdır. Bu bağlamda Türk Tarih Kurumu da yeniden yapılandırılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Ermeni tasarısının geçmesiyle Pontus ve Süryani sözde soykırımlarını gündeme getiren çevreler hareketlenecektir. ABD’deki Ermeni tasarısına karşı sert ve somut önlemler alınmadığı takdirde Pontus ve Süryani soykırım yasa tasarıları ülke parlamentolarına birbiri ardına gelecektir.

Yukarıda ana hatlarını sıraladığımız önlemler alındığı takdirde Türkiye’nin Ermeni sorununun ortak tarih komisyonu kurularak ele alınması önerisi de daha iyi anlatılabilecektir. Kanaatimize göre, Türkiye’nin tarih komisyonu kurulması ve 1915 olaylarının araştırılması önerisi son yıllardaki en önemli manevralarından birisidir. Ne yazık ki bu inisiyatif, tanıtma eksikliğimiz nedeniyle iyi anlatılamamış, bu öneriyi etkisiz hale getirmek için Ermeni lobileri inkarı suç sayan kanun tasarılarını Fransa’dan başlayarak ülke parlamentolarının gündemine taşımışlardır. Özgür tartışma ortamını yok eden bu girişime karşı üniversite çevreleri ve medyamız da ortaya yeterli tepki koyamamıştır. İşte bu kararsızlık ve plansızlık, Ermeni tasarısının Dış İlişkiler Komisyonu’nda kabul edilmesi ile sonuçlanmıştır. Çünkü Türkiye’ye düşman olanlar ve aleyhte faaliyetlerde bulunanlar hiçbir ceza ve yaptırımla karşılaşmamışlardır. Ermenistan’da sözde tasarıları gündemde tutarak, Azerbaycan topraklarının %20’sinin hukuksuz bir şeklinde işgalini dikkatlerden kaçırmaktadır. Buna izin vermemek hükümetimizin görevi olmalı ve bu devlet politikasına dönüştürülmelidir.
 
* PROF. DR. KEMAL ÇİÇEK [ zaman ]14 Ekim 2007, Pazar

Soykırım yalanı kullanan Yahudi lobilerinin maksadı ve Türkiye

Türkiye, “soykırım yalanı” arkasına saklanarak emperyalist emellerini gerçekleştirme peşinde koşan güçlere karşı ilk ciddi sınavını “Milli Mücadele” yıllarında vermişti. Dolayısıyla, bugün Türkiye’ye karşı kapsamlı ve maksatlı bir kampanya düzenlemekte olan aktör ve odakların gerçek niyetleri ve Türkiye üzerindeki hesapları çok iyi bilinmektedir. Bu yönüyle, gerek “sözde Ermeni soykırımı” iddiaları, gerek Ermenilerin bu saçma iddialarını teşvik ederek destekleyenler ve gerekse de bu maksatlı iddiaları kullanarak Türkiye’ye şantaj yapmaya çalışan Yahudi lobileri hiçbir zaman Türkiye ve Türk halkının hafızasındaki kayıtları silemeyeceklerdir. O halde, Türkiye’nin dağıttığı sıcak gülücükler ve geliştirmeye çalıştığı dostluk ilişkilerine bakılarak, üzerimizde oynamaya çalıştıkları kesintisiz oyunlar silsilesini unuttuğumuz zehabına kapılmamalıdırlar. Zira her şeyden habersiz ve unutkan bir Türkiye algıları sebebiyle, utanmadan sergilemeye çalıştıkları çelişkili ve pişkin tavırları gerçekte kendilerinin daha da deşifre edilmelerine neden olmaktadır. Zaten, anti-Amerikancılık, Batı düşmanlığı ve Yahudi aleyhtarlığının dünya geneline yayılmasının kökeninde de bu bencillik, güvensizlik, sinsilik, vefasızlık ve tutarsızlıklar yatmaktadır. Bu durumla ilgili en canlı örneklerden birisi, Türk tarihi boyunca Yahudilere açılan şefkat kucağı ve yardım eline karşılık görülen ihanet ve düşmanlıklardır.
Mesela, 15.yüzyıldan buyana sürekli olarak şiddetlenen anti-semitizm ve Yahudi sürgünleri karşısında, Yahudilerin sığındıkları ve destek gördükleri yegâne güvenli mekân Osmanlı Devleti ve 20.yüzyılda ise Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Buna karşılık, tarihi gerçekler muvacehesinde baktığımızda görüyoruz ki; Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin iç karışıklıklara sürüklenerek zayıflatılmasının arkasında sürekli olarak Yahudi eli olmuştur. Hâlihazırdaki güncel “ soykırım yalanı ve Yahudi lobilerinin iki yüzlü tavırlarıyla ilgili” hadise bağlamında meseleyi somutlaştıracak olursak; diyebiliriz ki, “vaat edilmiş topraklar” hayaliyle, Osmanlı Devleti’ndeki ayrılıkçı hareketleri teşvik ederek yönlendiren, Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyen ve tehcir hadisesinde birinci derecede rol oynayan Yahudilerdir. Aynı Yahudiler, Osmanlı’nın yıkılmasından sonra yerleştikleri Filistin topraklarıyla tatmin olmadıkları ve vaat edilmiş topraklar hedefine ulaşabilmek için bu defa, Türkiye’nin parçalanmasına yönelik fitne ve fesatlarına ağırlık vermeye başlamışlardır. Bu amaçla Türkiye’de yaşanmış olan iç isyanlar, iktisadi bunalımlar, kardeş kavgaları, kamplaşmalar, ihtilaller ve ihanetlerin hepsinin arkasında bir şekilde Yahudiler olmuşlardır.
İşte günümüz Yahudilerinin Türkiye’ye yöneltmiş oldukları organizeli düşmanca hareket ve tavırlardan birisi de, “sözde Ermeni soykırımı” yalanının 1960’lardan sonra gündeme oturtulma hadisesidir. Dikkat edersek, Osmanlı’nın en sadık tebaalarından biri konumundaki Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtan odaklardan birisi olan Yahudiler, 1960’lı yıllardan sonra bu defa da aynı “oyuncak halkı” Türkiye’ye karşı kışkırtmaya başlamışlardır. Dolayısıyla, Türkiye’nin başına sarılmış ve önüne çıkarılmış olan en ciddi problemlerden birisi konumundaki “sözde Ermeni soykırımı” yalanının müsebbiplerinden birisi olan Yahudiler, sözüm ona güya, Türkiye’yi bu beladan kurtarmak için “yüksek miktarlarda paralar” ve İsrail’in yalnız bırakılmaması karşılığında bizzat misyon üstlenmişlerdir. İşte Yahudilerin Türkler ve dünya Müslümanlarına vermiş oldukları imajın portresi budur. Şimdi bu kimlik, portre ve imaj sahibi bir halkın güçlü lobileri “sözde Ermeni soykırımı” yalanı üzerinden farklı bir projeyi devreye girdirmeye başlamışlardır. Bu projenin odağında vaat edilmiş topraklar vardır.
Bu bağlamda, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgalinden sonra kesin içeriği belli olan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin Türkiye ayağı epeyce problemli görünüyor. Kaldı ki, BOP’un gerçekleştirilmesi sürecinin her aşamasında ABD-İsrail-Avrupa Birliği mihveri Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadırlar. Hâlbuki Türkiye, söz konusu projenin devreye girdirilmesi halinde hem tarihi misyonunu tamamen yitirmiş olacak ve hem de Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri elden çıkmış olacaktır. Bu durumun farkında olan Türkiye’nin devreye girdirmiş olduğu alternatif açılım ve politikalardan rahatsız olan üçlü mihver ve özellikle İsrail, bu defa “sözde Ermeni soykırımı”nın ABD Kongresi’nden geçmemesi için Türkiye’ye destek vermekte olan Yahudi lobilerini fikir değiştirmeye itmişlerdir. Böylece, Yahudiler, yerleşik imajlarının tescillendirircesine, milyarlarca dolarlık akçeli ilişkiler ve İsrail’in yalnızlıktan kurtarılmasına destek karşılığında Türkiye’ye vermekte oldukları “lobi desteği”ni çekmekten hiç sıkılmamışlardır. Böylece, bu defa Yahudilerin “Büyük İsrail” ya da vaat edilmiş topraklara ulaşma hedefi için, Türkiye ile dünya Yahudileri arasında farklı bir ilişki dönemi başlamıştır. O nedenle, sözde Ermeni soykırımını tanıma sinyali verdikten birkaç gün sonra geri adım atan ABD’deki Yahudi lobilerinin bu tavır değişikliği artık fazlaca bir anlam ve önem ifade etmemektedir. Zira, Türkiye’nin doğrudan kuşatılarak İsrail ve ABD’nin menfaatlerine uygun hacim ve davranış kalıbına getirilmesi için atılan somut adımlara hız kazandırılmaya başlanmıştır. O nedenle, artık, bundan sonra Türkiye’ye karşı sergilenecek olan sıcak davranışların fazlaca bir kıymeti harbiyesi olmayacaktır; çünkü bu davranışların hiçbirisine güvenilme imkânı kalmamıştır.
O halde, Türkiye, hiç vakit kaybetmeden derhal gerekli güvenlik tedbirlerini almalı ve hatta muhataplarının köşeye sıkıştırılarak kendi dertlerine düşmelerinin altyapısını oluşturmalıdır. Kuşkusuz, Türkiye’nin devreye girdireceği yeni politikaların birinci derecede uygulama alanı Ortadoğu coğrafyası ve odağındaki Irak, Filistin ve Lübnan olmalıdır. Örneğin, “ikinci İsrail” hüviyetindeki Kürdistan Devleti’ni kurarak, bölgesel düşmanlıkları kendi üzerinden bölgedeki Kürt halkları üzerine atmaya çalışan İsrail’in, bu amaçla Türkiye’yi istikrarsızlaştırma ve hatta parçalama hamlelerine karşı, Türkiye’nin yapabileceği çok şey vardır. İsrail ve dünyadaki bağlaşıklarının hepsi bu gerçeği çok iyi bilmektedirler. Aslında, İsrail’in 1967 öncesi sınırlarına çekilmesi ve fitne çıkarmaktan geri durması halinde, Türkiye her zaman İsrail’in selametle yaşamasına sahip çıkmış ve bölgesel istikrar için İsrail bir denge unsuru olarak görülmüştür.
Şayet, Türkiye’nin bu iyi niyetli, samimi ve dostane yaklaşımının kıymeti bilinecek olursa, Türkiye ile İsrail’in samimi ilişkilerinin sürdürülmesi bütün Ortadoğu coğrafyasının hayrına olacaktır. Ancak, son günlerde olduğu gibi, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması, yalnızlığa sürüklenmesi ve üçlü mihvere bağımlı hale getirilmesi yönünde sinsi oyunlar sergilenmeye devam edilecek olursa; derhal harekete geçilerek, İsrail başta olmak üzere, üçlü mihverin Ortadoğu coğrafyasında tam anlamıyla bir mağlubiyet yaşamalarına yönelik örtülü hamle ve operasyonlara girişilmelidir. Türkiye ve Ortadoğu’nun selameti ve bekası için bu tavır değişikliği kaçınılmaz bir hal almıştır. Zira, yüzyıllardan beri edinilen deneyimler göstermiştir ki, Türklerin Yahudilere karşılıksız olarak göstermiş oldukları teveccüh ve yapmış oldukları destekler hiçbir işe yaramamış ve de Yahudileri daha da insafsız bir hale dönüştürmüştür. Bu sebeple Türkiye, artık “yumuşak huylu ama, saf ve kimliksiz olmadığını” net ve kesin bir şekilde üçlü mihvere ve de onların küresel uzantılarına göstermek mecburiyetindedir diyebiliriz. [Sıddık Arslan]

Robert Fisk’in soykırım mektubu sahte çıktı

İngiliz gazeteci Robert Fisk’in önceki günkü yazısında Ermeni soykırımını kanıtlamak için kullandığı ve Talat Paşa’ya ait olduğunu söylediği mektup sahte çıktı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Zafer Toprak, “Bu mektup tamamen uydurmadır. Bu mektubun ne üslubu, ne dili, ne de muhtevası Osmanlı yazışma sistemine uygun değildir” dedi.

cenaze_1915.jpg

ÜNLÜ İngiliz gazeteci Robert Fisk’in önceki gün The Independent gazetesinde yayımlanan yazısında Ermeni soykırımının kanıtı olarak sunduğu mektubun sahte olduğu ortaya çıktı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Zafer Toprak, Robert Fisk gibi iyi bir gazetecinin meseleyi politize etmesine bir anlam veremediğini belirterek, yazıda yer alan mektubun tamamen uydurma olduğunu söyledi. Prof. Toprak şunları söyledi:

“1915 Ermeni Tehciri sırasında katliamlar olduğunu kimse inkár etmiyor. Ama bu mektup, Osmanlı yazışma sisteminin hiçbir niteliğine uymamaktadır. Bu mektubun ne üslûbu, ne dili, ne de muhtevası Osmanlı yazışma sistemine uygun değildir. Kaldı ki, hangi devlet arşivinde böyle bir belge bırakır ki? Alman arşivlerinde, Yahudi soykırımı için böyle bir belge bulunabilir mi? Bir ülkenin başbakanı böyle bir mektup yazar mı? Osmanlı devlet terbiyesi ile bu mektubun hiçbir ilgisi yoktur. Yazıda ayrıca birtakım fotoğraflara ilişkin bilgiler yer alıyor. O fotoğrafları ben de gördüm. O fotoğraflarda yer alan vagonların üzerindeki ay-yıldıza dikkatle bakarsanız, bunun Cumhuriyet döneminde kullanılan bayraklar olduğunu görürsünüz.”

Robert Fisk, önceki gün The Independent’da yayımlanan makalesinde, Talat Paşa’nın 15 Eylül 1915’te Halep Valisi’ne gönderdiği şifreli telgrafta, “(İttihat ve Terakki Cemiyeti)… Türkiye’de yaşayan bütün Ermenilerin tamamen imhasına karar vermiştir. Bu karara karşı çıkanlar imparatorluğun resmi memurları olarak kalamazlar. Ne kadar canice olursa olsun onların (Ermenilerin) varlığına tamamen son verilmelidir. ne yaş, ne cinsiyet, ne de vicdani mülahazalara önem verilmemelidir” dediğini iddia etmişti.

KİMSE CİDDİYE ALMADI

Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Hikmet Özdemir ise söz konusu mektubun ilk kez Aram Andonian’ın Naim Bey’in hatıralarından yola çıkarak yazdığı “The Memoirs of Naim Bey: Turkish Offical Documents Relating to the Deportations and Masssacres of Armenians – Naim Bey’in Hatıraları, Ermeni Tehciri ve Katliamlarına İlişkin Türk Resmi Belgeleri, Londra, 1920) kitabında yer aldığını hatırlattı. Söz konusu kitapta yer alan telgrafın Talat Paşa’nın katili Tayleryan yargılanırken delil olarak kullanılmak istendiğini belirten Prof. Özdemir, bu belgelerin sahte olduğunun ortaya konulduğunu ve bunun için mahkeme tarafından kanıt olarak kabul edilmediğini söyledi.

Osmanlı arşivini en iyi bilen isimlerden birisi olan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Selim Deringil de, Andonian’ın kitabında yer alan telgrafların sahte olduğunu aklı başında Ermeni tarihçilerin de kabul ettiğini ifade etti. Kendisinin Robert Fisk’in yazısını İngilizce orijinalinden okuduğunu belirten Prof. Deringil, “1915’te yaşananları inkár etmek mümkün değil. Talat Paşa aklından böyle şeyler geçirmiş olabilir, hatta bunları özel konuşmalarında seslendirmiş de olabilir ama bunu resmi vesika haline getirecek kadar budala birisi değildi” dedi. Yazıda yer alan fotoğraflara da değinen Prof. Deringil, “Benzer fotoğraflar Türk tarafı için de bulunabilir. Bu tür yazı ve fotoğraflar işi hallaç pamuğuna çeviriyor” diye konuştu.

Söz konusu beş telgrafın sahte olduğunun kanıtlandığına dair bilgiler, Hollandalı tarihçi Prof. Erich Zürcher (Turkey: A Modern History) ile İngiliz yazar Andrew Mango (Turks and Kurds) tarafından da dile getirilmişti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’ da bu belgeleri ciddiye almamıştı.
Kaynak; [ http://www.hurriyet.com.tr ]

‘Yeni soykırım fotoğrafları’ iddiası

İngiltere’nin Independent gazetesi günlük eki EXTRA’nın bugün kapağı dahil beş sayfasını, Ermeni Soykırımı iddialarına ayırdı. “Unutulan Soykırım” başlıklı özel dosyayı, Ermenistan’ın başkenti Erivan’a giden gazetenin tecrübeli Orta Doğu muhabiri Robert Fisk kaleme almış.

Gazete Robert Fisk’in, ‘ilk modern soykırım’ olarak nitelendirdiği olayın daha önce hiç yayınlanmamış fotoğraflarına yer verdiğini söylüyor.

Fotoğrafların birinde üzerinde ay yıldız bulunan, içinde de insanların yer aldığı bir yük treni var.

Independent, Ermenilerin öldürülmeden önce bu trenlere yüklenerek taşındıklarını belirtiyor.

Gazeteye göre ‘1. Dünya Savaşı sırasında bir buçuk milyon Ermeninin öldürülmesi’ 20. yüzyılın en kanlı ve tartışmalı olaylarından biri.

Fotoğraflar Deutsche Bank’dan

Yayınlanan fotoğrafları Robert Fisk’e, Erivan’daki Ermeni Soykırımı Müzesi’nin müdürü Hayk Demoyan vermiş.

Demoyan ise fotoğrafların Alman Deutsche Bank’ın arşivlerinden alındığını söylüyor.

Robert Fisk bankanın o dönemde Türklere demiryollarını muhafaza edip genişletmeleri için finasman sağladıklarını belirtiyor. Ermeni diasporasının en çok gösteri düzenlediği ülkelerden biri Fransa

Fisk benzer resimlerin Deutsche Bank’ın Tarih Enstitüsü’nde bulunabileceğini vurguluyor.

Yazar Türklerin 1915′te Ermenileri 90′ar kişilik gruplar halinde trenin vagonlarına doldurduklarını, Nazilerin Yahudi Soykırımı’nın ilk aşamasında Doğu Avrupa’dan taşıdıkları Yahudilerin oranının da aynı olduğunu iddia ediyor.

Oskanyan: Aylarım soykırımı düşünmeden geçiyor

Robert Fisk’in Ermenistan’da yanıtını aradığı sorulardan biri de niçin diaspora Ermenilerinin soykırım tartışmaları konusunda Ermenistan vatandaşlarından daha duyarlı göründükleri.

Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan Fisk’le konuşurken, kendisinin bile ‘günlerce, haftalarca hatta aylarca’ soykırımın aklına gelmediği dönemleri olduğunu söylemiş.

Independent yazarı Ermeni bir arkadaşının kendisine, Sovyetler Birliği’ne 70 yıl Stalinist zihniyetin hakim olmasının ve Sovyetlerin soykırım hakkında sessiz kalmasının, yaşananları bugünkü Ermenistan’ın tarihi hafızasından sildiğini söylediğini, bunu güçlü bir argüman olarak gördüğünü belirtiyor.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermeni siyasetinin etkin aktörlerinden olan Taşnak Partisi, Stalin döneminde Sovyetler Birliği tarafından yasaklanmıştı.

‘İsrailliler Ermenilerin yaptığını yapmadı’

Öte yandan Robert Fisk yazısında Erivan’daki müzede bazı siyasi sorunlar gözlemlediğini de belirtiyor.
Fisk Ermenileri bir konuda uyarmış

Fisk çok sayıda Ermeninin birinci dünya savaşında-örneğin Van çevresinde-aralarından bazılarının intikam amaçlı ve gaddarca saldırılar düzenlediğini kabul ettiğini ancak Ermenilerin soykırım sorumluluğunun daha çok 1990′lı yılların başında Dağlık Karabağ’da Azerilere karşı yapılanlara dayandığını söylüyor.

Robert Fisk Ermenilerin Türk Azeri köylüleri katlettiklerini ortaya çıkaranlar arasında Independent’ın olduğunu da hatırlatmış ve yazısında şu ifadelere yer vermiş:

“Ermeni Soykırımı Müzesi yakınındaki dev soykırım anıtına ulaştığımda, Karabağ Savaşı’nda ölen beş ‘kahramanın’ mezarlarına rastladım. İyi de bu, Ermenistan’ın tarihinde yaşadığı en büyük acıyı alçaltmıyor mu? Ya da acaba mezarlar benim de şüphelendiğim gibi, Ermenistan’ın kazandığı Karabağ Savaşı’nın 1915 Soykırımı’nın intikamı olduğunu göstermek için mi oradalar? İsrail’in 1948′de Deir Yasin ve diğer Arap köylerinde Filistinlilerin katledilmelerinden sorumlu Irgun savaşçılarının mezarlarını, Kudüs yakınlarındaki Yad Vashem’de bulunan Yahudi Soykırımı Müzesi dışına koymaları gibi birşey bu…” Kaynak;  http://www.bbc.co.uk/turkish

İngiliz tarihçi Ermenileri rahatsız etti

İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher zamanının en önemli tarihçilerinden biri olan ve Türkiye’deki üç üniversitede dersler veren tarihçi Norman Stone, yeni yazdığı “Birinci dünya savaşı ve Kısa Bir tarih” kitabıyla Ermeni tezlerini çürüttü. İngiliz Daily Telegraph gazetesi, Stone’un kitabında, Türkiye’yi soykırım iddialarından “beraat ettirmesinin” beklenmedik olmadığını yazdı. Dünyaca ünlü tarihçi, Stone, Bilkent, Koç ve Bilgi Üniversitelerinde dersler veriyor.

Sonraki Sayfa »


Blog İstatistikleri

  • 17,784 . Kişisiniz

Arşiv –