“Ermeni soykırımı” iddiasına kapsamlı bir çözüm modeli… *

ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi 10 Ekim 2007 günü yaptığı oturumda, 30 Ocak 2007 günü Kaliforniya Senatörü Mr. Schiff ve arkadaşları tarafından verilen karar tasarısı önergesini 21 oya karşılık 27 oyla kabul etti. 

Kararın ardından Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül resmi bir açıklama yaparak “Komite’nin bu kabul edilmez kararının, geçmişteki benzerleri gibi Türk halkı için hiçbir geçerliliği ve saygınlığı yoktur” dedi. Bu açıklama, kanaatimizce Türkiye’nin bundan sonra ABD’ye karşı ortamı gerecek ve ilişkileri büyük ölçüde etkileyecek somut adımlar atmaktan kaçınacağı anlamına gelmektedir. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında “Bazı politikacılar, sağduyu çağrılarına kulaklarını tıkayarak bir kez daha büyük meseleleri küçük iç politika oyunlarına alet ve feda etme teşebbüsünde bulunmuşlardır” denilmekte ve bir anlamda tasarının kabulüne karşı tavır koyan ABD yönetimine yumuşak bir mesaj verilmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın icra makamı olmaması sebebiyle yaptığı açıklamanın yaptırıma yönelik mesajlar içermediği açıktır. Ancak hükümet adına Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da “kınama” ile yetinilmekte ve Ermenistan’ın diyalog kapısı tercihinin doğru bir yaklaşım olacağı belirtilmektedir. Öte yandan ABD’de tasarıya karşı lobi faaliyetlerini yürüten ve Temsilciler Meclisi üyeleriyle temaslarda bulunan Sayın Egemen Bağış da yaptığı açıklamada “karşı oy kullananların sayısının 21’e çıkmasını” memnuniyet verici bulduğunu ve bunun yürüttükleri lobi faaliyetinin bir sonucu olduğunu söylemesi düşündürücüdür. Bu açıklamalar Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon yapılmasının gündemde olduğu bir ortamda ABD ile ilişkilerinde aşırılıktan ve ilişkileri uzun vadede bozabilecek etkili önlemler içeren bir paketi -en azından tasarının temsilciler meclisinde oylanmasına kadar- gündemine almayacağını göstermektedir. ABD kanadından gelen ve Türkiye’yi somut adımlar atmakta acele etmemesi konusunda uyaran mesajlar da bu bağlamda değerlendirilmelidir. ABD yönetiminin Ermeni Tasarısının Temsilciler Meclisi’nden geçmemesi için ikna çabalarını sürdüreceğini açıklaması da aynı kapıya çıkmaktadır.

Bununla birlikte yapılan açıklamalar, Ermeni tasarısının Amerika’nın gündeminde en az bir ay kalacağı gerçeğini değiştirmemektedir. Bundan sonraki aşamada Ermeni tasarısı hakkında alınan karar bir hafta sonra Temsilciler Meclisi’ne getirilecek ve kasım ortalarında oylanacaktır. Buradan lehte karar çıkması çok daha az bir olasılıktır. Çünkü Temsilciler Meclisi Başkanı Demokrat Nancy Pelosi en baştan itibaren Ermeni lobisi ile birlikte hareket etmekte ve tasarının kabulü için demokrat üyeler üzerinde baskı yapmaktaydı. Dolayısıyla sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısının Temsilciler Meclisi’ne aktarılması ve orada da tasarıya imza koyan 226 üye (218 yeterli olmaktadır) sayesinde kabul edilmesi beklenmektedir.

Tasarıya göre şekillenecek ABD dış politikası

Bu aşamada bu beklentileri boş çıkartmak için, Türkiye’nin kararlı bir şekilde tasarıyı değerlendirmesi, sonuçları hakkında ABD yönetimi ve kamuoyunu bilgilendirmesi büyük önem taşımaktadır. Bazı yorumcular tarafından tasarının bağlayıcı olmadığına vurgu yapılması büyük bir yanılgıdır ve tasarının içeriğinin iyi değerlendirilmediğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda tasarının ne içerdiğine iyi bakılmasında yarar vardır. Öncelikle tasarının bir yasa olmaması ve karar tasarısı olması sebebiyle hukuken bağlayıcı olmadığını söylemek, Türkiye için hiçbir sorun yaratmayacağı gibi bir yanlış anlamaya da sebebiyet verebilir. Hâlbuki tasarı ABD Başkanı’na Ermeni soykırımını bir gerçek olduğunu göz önüne alarak ABD dış politikasını yürütmesi çağrısı yapmaktadır. ABD Başkanı’nın 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ olarak ilan etmesini ve her 24 Nisan gününde 1.500.000 Ermeni’nin sistematik ve kasıtlı bir imha politikası sonucu 1915 yılında yok edildiğini belirten bir mesaj yayınlamasını istemektedir. Daha da önemlisi, kabul edilen karar tasarısında, önceki yıllarda Kongre’ye sunulan tasarılardan farklı olarak sözde soykırımdan Türkiye Cumhuriyeti doğrudan sorumlu tutulmaktadır.

Bu maddeler, tasarının Temsilciler Meclisi’nden kabulünden sonra Ermenilerin Türkiye’nin karşısına tazminat ve toprak talepleriyle gelmesinin önünü açmaktadır. Ermeniler aslında Amerika ve Fransa’da sigorta şirketlerine açtıkları davalar ve aldıkları lehte kararlarla söz konusu girişimleri için başka bir cepheden hukuki bir savaş açmış durumdadırlar. Sigorta şirketlerinin uzlaşma yoluyla da olsa Ermeni vakıflarının ve derneklerinin taleplerini kabul ederek ödeme yapması Ermeniler açısından anlamlı bir başarıdır. Kaldı ki, Ermenilerin Fransa’da 2001 yılında önce yaptırım içermeyen bir kanunu parlamentodan geçirttikleri ve geçen yıl da bağlayıcılığı ve yaptırımı olan bir yasayı kabul ettirdiklerini unutmamak gerekir. Yine yaptırım içeren bir sözde Ermeni soykırım tasarısının Belçika Parlamentosu’nda gündeme alınmayı beklediği unutulmamalıdır. Diğer taraftan sözde soykırımı tanıyan tasarının ABD Kongresi’nde kabul edilmesinden sonra diğer bütün dünya ülkelerinin parlamentolarından benzeri karar veya yasaları daha kolay çıkartmalarının mümkün olacağı göz önünde tutulmalıdır. Bu durum, Türk milletinin dünya kamuoyunda soykırım suçunu işleyen yeryüzündeki ikinci millet olarak damgalanmasına yol açacak ve imajı çok kötüleşecektir. Hâlbuki açılan arşivler ve ortaya konan belgeler Türk milletinin haksız ve asılsız bir karalama kampanyasına muhatap olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda Türk Tarih Kurumu web sayfasına yeterince aydınlatıcı bilgi, belge vs. konulmuştur.

Bilinmeyen haklı tezlerimiz

Bu ayrıntılara dikkat çektikten sonra Ermeni karar tasarısına tekrar dönecek olursak, ABD Dış İlişkiler Komitesi’nin kabul ettiği tasarının “bağlayıcılığı ve yaptırımı olmayan” basit bir karar niteliğinde olduğunu düşünmenin saflık olduğu açıktır. Yine sırf bu düşünceyle konunun savsaklanması tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti derhal sert bir açıklama yapmalı ve önlemler içeren bir paketi dünya kamuoyuna duyurmalıdır. Bu aşamada sözde soykırım tasarısının kabulünden sonra Demokrat Senatör Sherman’ın “Ankara birkaç gün kızgınlığını ifade edecek. Sonra geçer” sözlerini yalan çıkarmamak, gaflet içinde olduğumuzun kabulü anlamına gelecektir. O halde bundan sonra tasarının kabul edilmemesi için daha somut adımlar atılmalı ve ulusal eylem planı yürürlüğe konulmalıdır. Bir tarihçi olarak Amerikan kamuoyuna tasarının yanlışları ve tarihi gerçeklerin daha iyi anlatılmasının önceliklerimiz arasında olması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta, tasarıya imza koyan senatörler, bir Ermeni soykırımın yaşandığına inandıklarını belirtmektedirler. Yine ısrarla vurguladıkları bir husus, Türkiye’nin karşı tezlerini kendilerine anlatmadığıdır. İşte bu noktada yapılması gerekenleri sonuç kısmında ele almak kaydıyla, bazı akademisyenlerin ve muhalefetin gündeme getirdiği önlemleri değerlendirmek istiyorum.

Hatırlatmak gerekirse, dile getirilen somut önlemler arasında en heyecan verici olan İncirlik Üssü’nün kapatılmasıdır. İncirlik Üssü’nün kapatılmasının Türkiye’nin NATO antlaşmaları dolayısıyla mümkün olmadığı açıktır. Ayrıca buranın kapatılmasının Türkiye’nin stratejik önemine bir darbe vuracağı göz önüne alınmalıdır. Özellikle ABD’nin Kuzey Irak’ta bir üs kurma hazırlığında olduğu dikkatten kaçmaktadır. Bununla birlikte üssün ABD’ye NATO antlaşmaların çizdiği çerçevenin dışında kullandırıldığı da bilinmektedir. Bu itibarla İncirlik Üssü’nün kapatılmasından çok, Amerika’nın Irak operasyonlarında kullanımına bazı kısıtlamalar getirilmesi daha mantıklıdır. Bunun kısa vadede etkili bir önlem olacağına da kuşku yoktur. Çünkü İncirlik Üssü lojistik bakımdan bölgede bütün ABD üslerinden daha uygundur. Irak’taki Amerikan askerleri için hâlâ çok stratejik bir öneme sahiptir. Lübnan ve Afganistan’dan askerlerimizin çekilmesi önerisi de dikkate değer bir öneri olmakla birlikte ABD’li senatörler üzerinde etkili olacağı tartışma götürür. Çünkü Başkan Bush’un bu ülkelerdeki operasyonlarına Demokrat üyeler zaten karşı çıkmaktadırlar. Dolayısıyla, askerlerin Lübnan ve Afganistan’dan çekilmeleri, Başkan Bush’un zor durumda kalmasını isteyen Demokratların ekmeğine yağ sürecektir. Ayrıca, Türk askerinin her iki ülkede de terörle mücadele kapsamında bulunması iyi değerlendirildiği ve anlatıldığı takdirde Batı kamuoyunda Türkiye’nin olumlu imajına katkı yapacaktır. Önerinin hayata geçirilmesi tam tersine hem terörle mücadelede Türkiye’nin pasif kalmakla suçlanmasına sebep olacak hem de NATO içindeki askerî etkinliğimizin yok olmasına sebep olacaktır.

Bu durum, Türkiye’nin yalnız kalması ve dış dünyaya kapalı kalmasına yol açabilir. İzole olmuş bir ülkenin kendi tezlerini ve haklılığını dünyaya nasıl anlatacağı burada sorulmalıdır. Meşhur 1 Mart tezkeresinin geçmediği zaman ABD’de aleyhimize oluşan havaya bizzat şahit olmuş bir akademisyen olarak, atacağımız hiçbir adımın bizi dış dünyaya kapatmaması gerektiğine inanıyorum. ABD’nin Ortadoğu’daki hiçbir planının içinde olmamak, ülkemizin stratejik önemini kendi ellerimizle yok etmekten öteye geçmeyecektir, düşüncesindeyim. Ermeni tezlerini destekleyen ve yasa çıkaran ülkelere karşı boykot çağrılarının hiçbir kalıcı etkisinin olmadığı geçmişte yaşanan örneklerle sabittir. Bu bağlamda Habur Sınır Kapısı’nın kapatılmasının terör örgütü PKK’nın işsiz kalan bölge halkı arasında nüfuz kazanmasına sebep olabileceği de hesaba katılmalıdır.

Ortak tarih komisyonu inisiyatifi ve tanıtım

O halde kısa vadede Ermeni tasarısının Temsilciler Meclisi’nin gündemine alınmasını önlemek için alınması gereken somut önlemler Türkiye’ye değil Ermenistan ve diaspora Ermenilerine yönelik olmalıdır. Şahsen Ermeni lobileriyle mücadelede ülkelerin değil kişi ve kuruluşların hedef alınmasının sonsuz yararları olacağı kanaatindeyim. Bu çerçevede önerim, öncelikle Ermenistan’a karşı önlemlerin devreye alınmasıdır. Bazı çevrelerin ve AB’nin taleplerinin tersine, Ermenistan’ın yumuşatılması ve diyalog sürecine katılımı sağlamak için sınırların açılması asla düşünülmemesi gereken bir adımdır. Türkiye, Ermenistan’a karşı izolasyon politikasını daha katı uygulamalıdır. Ermenistan’dan çalışmak için Türkiye’ye gelen kaçak işçiler derhal sınır dışı edilmelidir. Bu adım, Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin diasporaya tepkilerinin önünü açacak, aralarındaki gerilimi tırmandıracaktır. Bizzat yaptığım gözlemlere göre Ermenistan halkı diasporanın Ermenistan’ı yönetmesine ve iç politikada etkinliğini artırmasına karşıdır. Konuştuğum birçok Ermeni, diasporanın Türkiye’nin sertleşmesine ve sınırı kapamasına sebep olduğunu, konut ve emtia fiyatlarının yükselmesine yol açtığını ve Ermenistan siyasetini para ile ele geçirdiklerini söylemişlerdir. Aynı strateji çerçevesinde Ermeni lobilerinde görev yapan veya onlar adına çalışan kişi, kuruluş ve diplomatlar “istenmeyen kişi veya kuruluş” ilan edilmeli, Türkiye’nin kara listesine alınmalıdır. Soykırımı tanımadığını söyleyen elçinin Erivan’a tayin edilmesine karşı, Ermenistan’ın tavrı bizim tarafımızdan örnek alınmalıdır.

Dolayısıyla Ermeni tasarısının ABD ve diğer ülkelerde kabul edilmemesini sağlamanın yolu ulusal bir tanıtma eylem planı ile mümkündür. Türk Tanıtma Vakfı’nın veya kurulacak bir sivil toplum örgütünün çatısı altında ülke dışındaki bütün Türkler örgütlenmelidir. Her ülkede daimi komiteler kurulmalı ve bu komitelerin amacı, Türk imajını bozacak yayın ve faaliyetlerle mücadele olarak benimsenmelidir. Bu örgütlere işadamları ve çeşitli fonlardan ciddi kaynak sağlanmalıdır. Bu komiteler bağımsız olmakla birlikte bütçeleri bakımından Meclis’e hesap vermelidir. Ancak fonların kullanımı bütçe yönergeleri ve ihale kanununa tabi olmalıdır. Tercüme faaliyetleri, araştırmacıların istihdam edilmesi, çeşitli enstitülerin kurulması, kurulmuş olanların desteklenmesi, burs verilmesi ve düşünce gruplarının oluşturulması komitelerin hedefleri arasına alınmalıdır. Türkiye’de ise Ermeni sorununu çalışan merkez sayısı artırılmalıdır. Bu bağlamda Türk Tarih Kurumu da yeniden yapılandırılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Ermeni tasarısının geçmesiyle Pontus ve Süryani sözde soykırımlarını gündeme getiren çevreler hareketlenecektir. ABD’deki Ermeni tasarısına karşı sert ve somut önlemler alınmadığı takdirde Pontus ve Süryani soykırım yasa tasarıları ülke parlamentolarına birbiri ardına gelecektir.

Yukarıda ana hatlarını sıraladığımız önlemler alındığı takdirde Türkiye’nin Ermeni sorununun ortak tarih komisyonu kurularak ele alınması önerisi de daha iyi anlatılabilecektir. Kanaatimize göre, Türkiye’nin tarih komisyonu kurulması ve 1915 olaylarının araştırılması önerisi son yıllardaki en önemli manevralarından birisidir. Ne yazık ki bu inisiyatif, tanıtma eksikliğimiz nedeniyle iyi anlatılamamış, bu öneriyi etkisiz hale getirmek için Ermeni lobileri inkarı suç sayan kanun tasarılarını Fransa’dan başlayarak ülke parlamentolarının gündemine taşımışlardır. Özgür tartışma ortamını yok eden bu girişime karşı üniversite çevreleri ve medyamız da ortaya yeterli tepki koyamamıştır. İşte bu kararsızlık ve plansızlık, Ermeni tasarısının Dış İlişkiler Komisyonu’nda kabul edilmesi ile sonuçlanmıştır. Çünkü Türkiye’ye düşman olanlar ve aleyhte faaliyetlerde bulunanlar hiçbir ceza ve yaptırımla karşılaşmamışlardır. Ermenistan’da sözde tasarıları gündemde tutarak, Azerbaycan topraklarının %20’sinin hukuksuz bir şeklinde işgalini dikkatlerden kaçırmaktadır. Buna izin vermemek hükümetimizin görevi olmalı ve bu devlet politikasına dönüştürülmelidir.
 
* PROF. DR. KEMAL ÇİÇEK [ zaman ]14 Ekim 2007, Pazar

ABD’li 8 eski bakandan ´soykırım´ ricası

ABD’nin sekiz eski dışişleri bakanının, Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’ye 25 Eylülde ortak bir mektup göndererek, 1915 olaylarıyla ilgili karar tasarısını genel kurulda oylatmamasını istediği bildirildi.

Mektubu gönderen eski dışişleri bakanları, görev yaptıkları dönem  sırasıyla Henry Kissinger, Alexander Haig, George Shultz, James Baker, Lawrence Eagleburger, Warren Christopher, Madeleine Albright ve Colin Powell’dan oluşuyor.

Bu bakanlar, Pelosi’ye ortak mektuplarında, tasarının geçmesi halinde bunun, ABD’nin ulusal çıkarlarına büyük zarar vereceği uyarısında bulundu. ABD’deki radikal Ermeni kuruluşu Amerika Ulusal Ermeni Komitesi (ANCA), yazılı bir açıklama yayımlayarak, sekiz eski dışişleri bakanının Türkiye’den yana tutum almasını eleştirdi.

Bu arada 7 Eylül tarihinde de üç eski ABD savunma bakanı Frank Carlucci, William Perry ve William Cohen’in, Pelosi’ye aynı yönde bir mektup gönderdiği öğrenildi.

Mutafyan: Ermeni tasarısını desteklemiyorum

Amerika’ya geliş nedenleri arasında Georgetown Üniversitesi’nde 1915 olayları konulu konferansa katılacağı belirtilen Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II Mutafyan’ın bu programı iptal edildi. 

İptal kararını üniversitenin güvenlik gerekçesi ile aldığını dile getiren Mutafyan, buna neden olarak da Amerika’da bazı grupların baskısının olduğunu söyledi. Rumi Formu’nun ABD Kongre binasında verdiği II. Dinlerarası Diyalog İftar Yemeği’ne katılan Mutafyan, konferansın iptal edilmesinden dolayı üzgün olduğunu dile getirdi.

Soykırım yasasını desteklemediğine vurgu yapan Mutafyan, “Türk ve Ermeni ilişkilerine olumsuz yönde etki yapacağından ben buna karşıyım.” dedi. 

ABD’de soykırım müzesi inşası

Sözde soykırımın tanınması için ABD’de atağa kalkan Ermeniler, şimdi de Washington’da Beyaz Saray’a bir kaç adım mesafede ‘soykırım’ müzesi inşa ediyor.

Ermeniler, ABD’de atağa kalktı. Her sene birden fazla eyaletin sözde soykırımı tanımasını sağlayan ve şu ana kadar 40 eyalette başarı elde eden Ermeniler, ABD’nin de bu yönde karar alması için büyük çaba sarfediyor. Önceki senelerde bir çok kez başarısızlığa uğramalarına rağmen vazgeçmeyen Ermeni diasporası, Ekim ayında ABD Temsilciler Meclisi’nde sözde soykırımın tanınmasını öngören yasa tasarısını geçirmek için çalışmalarına hız verdi. Şimdiye kadar 225 üyenin oyunu alan Ermeniler, şimdiye kadar ilk kez bu kadar destek toplamış oldu.

Bununla da yetinmeyen Ermeniler şimdi de Beyaz Saray’a sadece 2 dakika Türk Büyükelçiliği’ne ise 15 dakikalık bir yerde sözde soykırım müzesi inşa etmeye başladı. Ermeni Soykırımı Müzesi ve Anıtı adına yapılan açıklamada, İnşaat ve Operasyon Komitesi’nin müzenin inşası için Washington çevresinde bulunan şirketlerle anlaşmaya vardığı bildirildi. Müze olarak tarihi National Bank binasını seçen Ermeniler, iki firma ile anlaşmaya vardı. Bunlardan birincisi olan Gallagher & Associates adlı firmanın müzeler konusunda geniş bir tecrübeye sahip olduğu biliniyor.

WASHINGTON’UN KALBİNDE SOYKIRIM YALANI

İhalenin diğer kısmı ise Martinez & Johnson Mimari’nin oldu. Sözkonusu firmanın ise çok fonksiyonlu tesisler ve restorasyon konusunda tecrübesi bulunuyor. Ermeni Soykırımı Müzesi ve Anıtı Başkanı Van Z. Krikorian konu ile ilgili açıklamasında, “Ermeni soykırımı ve ondan kalanlar burada tam anlamıyla hatırlanacak ve ifade edilecektir. İnşa edilecek müze, Beyaz Saray’dan birkaç adım ötede Washington’un kalbindeki istisnai bir alanda bulunacak ve soykırımı önleme ve cezalandırmada ABD’nin rolü konusunda özel bir öneme sahip olacak” dedi.

İhalenin kaça mal olduğu konusunda bilgi verilmezken, müzenin en kısa zaman içinde faaliyete geçmesi umuluyor.

BM Genel Kurulu’na katılmak için New York’ta gelecek olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ziyareti sırasında soykırımı tanıyan ABD’deki en önemli Yahudi örgütlerinden İftira ve İnkara Karşı Mücadele (ADL) yetkilileri ile biraya gelecek. Erdoğan’ın görüşmede Türklerin Yahudi soykırımına karşı verdiği mücadeleyi hatırlatarak söz konusu kararın geri alınmasını isteyeceği belirtildi.

Bugüne kadar Ermeni soykırımının tanınmasını öngören yasa tasarılarının Ermeniler açısından başarısız olmasında Yahudilerin Türkiye’ye verdiği destek çok büyük bir etkiye sahip. Erdoğan’ın da bu çerçevede ADL’nin yanı sıra diğer Yahudi kuruluşları ile de yapacağı görüşmelerde Temsilciler Meclisi’nde görüşülmesi beklenen tasarının geçmemesi için destek isteyeceği kaydedildi.

“TÜRKLER SOYKIRIM YALANI İLE MÜCADELEDE İSTEKSİZ”

Öte yandan ABD’deki Türk dernek ve federasyonları ise soykırımın tanınmasını önleme konusunda yeterince başarı gösteremiyorlar. Faks kampanyaları ile seslerini duyurmaya çalışan Türkler, iyi organize olamadıkları görüntüsü veriyorlar. Geçen ay içinde New York’ta bu konuda yapılan toplantıya gazeteciler ve konuşmacılar dışında yalnızca 30 kişinin katılması Türklerin olaya bakışını gözler önüne koydu. Bu durum toplantıdaki konuşmacıların da tepkisini çekmişti. Ayrıca şimdiye kadar ‘Ermeni Yalanlarına Son’ adı altında yapılan mitinge en fazla 300 kişi katılırken, New York’un Times Meydanı’nda 24 Nisan ya da öncesinde Ermenilerce yapılan mitinglere katılanların sayısı ise 2 bini geçiyor.

[http://www.yenisafak.com.tr/dunya/?t=10.09.2007&c=4&i=67749]

Dışişlerinin Ermenilere karşı zaferi kesinleşti

Fransa’da 2004 Temmuz ayında başlayan Ermeni Savunma Komitesi davasıyla ilgili olarak Asliye Hukuk Mahkemesi ve İstinaf Mahkemesi’nin Türkiye lehine verdiği karar kesinleşti.

Fransa’da Ermeni Davasını Savunma Komitesi (CDCA) adlı kuruluş, Stratejik Araştırmalar Merkezi yayınlarından “10 soru, 10 cevap” isimli broşürü Türk Başkonsolosluğu’nun internet sitesinde yayımlamakla sözde Ermeni soykırımını inkar ettiği ve Ermeni toplumunun temel insan haklarını rencide ettiği gerekçesiyle, yine Türkiye’nin Paris Başkonsolosu’nun şahsi olarak cezalandırılması, internet şirketi France-Telecom’un Başkonsolosluğa hizmet sağlamasının engellenmesi istemiyle 9 Temmuz 2004 tarihinde Paris Asliye Mahkemesi’nde dava açmıştı. Mahkeme, 15 Kasım 2004 tarihinde verdiği kararda CDCA’nın taleplerini reddetmiş, ayrıca CDCA’yı mahkeme masraflarını ödemeye mahkum etmişti. Ayrıca mahkeme, internet taşıyıcı şirketi açısından da herhangi bir suç oluşmadığı sonucuna varmıştı.

Asliye Mahkemesi, ulusal ve uluslararası yasa ve normlara dayandırdığı bu kararında, Paris başkonsolosunun ‘başkonsolos’ sıfatıyla taşıdığı bağışıklıklar başta olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemen bir devlet olarak görüşlerini ifade etme hakkını ve ‘Ermeni soykırımı’ olmadığını dile getirmenin kanunla yasaklanmamış olduğunu esas alarak, başkonsolosun sadece yargı bağışıklığını değil, icra bağışıklığını da tanımıştı.

Bu karar üzerine CDCA’nın İstinaf Mahkemesi nezdinde temyiz başvurusunda bulunmasının ardından, İstinaf Mahkemesi’nin 8 Kasım 2006 tarihinde açıklanan kararında, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin ilgili kararı aynen onaylanmıştı. Asliye Hukuk Mahkemesi gerekçeli kararında ise, Fransız Parlamentosu’nun 29 Ocak 2001 tarihinde Ermeni konusuyla ilgili olarak kabul ettiği yasanın resmi bir tutumdan öte bir unsur ifade etmediğini ve söz konusu kanunun bireylere ve özellikle yabancı bir devlete yükümlülük getirmediğini belirtmişti.

CDCA bu karardan sonra nihai mahkeme statüsünde bulunan Yargıtay Mahkemesi’ne yasal süreler içinde başvuruda bulunmuş, ancak bu başvurusuna rağmen görüşlerini Yargıtay’a yasal süre içinde vermemiştir. Bunun üzerine, Yargıtay Mahkemesi CDCA’nın dava hakkının düşürülmesine karar vermiştir.

Böylelikle, Fransa’da 2004 Temmuz ayında başlayan Ermeni Davasını Savunma Komitesi davasıyla ilgili olarak Asliye Hukuk Mahkemesi’nin ve İstinaf Mahkemesi’nin Türkiye lehine vermiş olduğu kararlar kesinleşti.

Soykırım yalanı kullanan Yahudi lobilerinin maksadı ve Türkiye

Türkiye, “soykırım yalanı” arkasına saklanarak emperyalist emellerini gerçekleştirme peşinde koşan güçlere karşı ilk ciddi sınavını “Milli Mücadele” yıllarında vermişti. Dolayısıyla, bugün Türkiye’ye karşı kapsamlı ve maksatlı bir kampanya düzenlemekte olan aktör ve odakların gerçek niyetleri ve Türkiye üzerindeki hesapları çok iyi bilinmektedir. Bu yönüyle, gerek “sözde Ermeni soykırımı” iddiaları, gerek Ermenilerin bu saçma iddialarını teşvik ederek destekleyenler ve gerekse de bu maksatlı iddiaları kullanarak Türkiye’ye şantaj yapmaya çalışan Yahudi lobileri hiçbir zaman Türkiye ve Türk halkının hafızasındaki kayıtları silemeyeceklerdir. O halde, Türkiye’nin dağıttığı sıcak gülücükler ve geliştirmeye çalıştığı dostluk ilişkilerine bakılarak, üzerimizde oynamaya çalıştıkları kesintisiz oyunlar silsilesini unuttuğumuz zehabına kapılmamalıdırlar. Zira her şeyden habersiz ve unutkan bir Türkiye algıları sebebiyle, utanmadan sergilemeye çalıştıkları çelişkili ve pişkin tavırları gerçekte kendilerinin daha da deşifre edilmelerine neden olmaktadır. Zaten, anti-Amerikancılık, Batı düşmanlığı ve Yahudi aleyhtarlığının dünya geneline yayılmasının kökeninde de bu bencillik, güvensizlik, sinsilik, vefasızlık ve tutarsızlıklar yatmaktadır. Bu durumla ilgili en canlı örneklerden birisi, Türk tarihi boyunca Yahudilere açılan şefkat kucağı ve yardım eline karşılık görülen ihanet ve düşmanlıklardır.
Mesela, 15.yüzyıldan buyana sürekli olarak şiddetlenen anti-semitizm ve Yahudi sürgünleri karşısında, Yahudilerin sığındıkları ve destek gördükleri yegâne güvenli mekân Osmanlı Devleti ve 20.yüzyılda ise Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Buna karşılık, tarihi gerçekler muvacehesinde baktığımızda görüyoruz ki; Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin iç karışıklıklara sürüklenerek zayıflatılmasının arkasında sürekli olarak Yahudi eli olmuştur. Hâlihazırdaki güncel “ soykırım yalanı ve Yahudi lobilerinin iki yüzlü tavırlarıyla ilgili” hadise bağlamında meseleyi somutlaştıracak olursak; diyebiliriz ki, “vaat edilmiş topraklar” hayaliyle, Osmanlı Devleti’ndeki ayrılıkçı hareketleri teşvik ederek yönlendiren, Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyen ve tehcir hadisesinde birinci derecede rol oynayan Yahudilerdir. Aynı Yahudiler, Osmanlı’nın yıkılmasından sonra yerleştikleri Filistin topraklarıyla tatmin olmadıkları ve vaat edilmiş topraklar hedefine ulaşabilmek için bu defa, Türkiye’nin parçalanmasına yönelik fitne ve fesatlarına ağırlık vermeye başlamışlardır. Bu amaçla Türkiye’de yaşanmış olan iç isyanlar, iktisadi bunalımlar, kardeş kavgaları, kamplaşmalar, ihtilaller ve ihanetlerin hepsinin arkasında bir şekilde Yahudiler olmuşlardır.
İşte günümüz Yahudilerinin Türkiye’ye yöneltmiş oldukları organizeli düşmanca hareket ve tavırlardan birisi de, “sözde Ermeni soykırımı” yalanının 1960’lardan sonra gündeme oturtulma hadisesidir. Dikkat edersek, Osmanlı’nın en sadık tebaalarından biri konumundaki Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtan odaklardan birisi olan Yahudiler, 1960’lı yıllardan sonra bu defa da aynı “oyuncak halkı” Türkiye’ye karşı kışkırtmaya başlamışlardır. Dolayısıyla, Türkiye’nin başına sarılmış ve önüne çıkarılmış olan en ciddi problemlerden birisi konumundaki “sözde Ermeni soykırımı” yalanının müsebbiplerinden birisi olan Yahudiler, sözüm ona güya, Türkiye’yi bu beladan kurtarmak için “yüksek miktarlarda paralar” ve İsrail’in yalnız bırakılmaması karşılığında bizzat misyon üstlenmişlerdir. İşte Yahudilerin Türkler ve dünya Müslümanlarına vermiş oldukları imajın portresi budur. Şimdi bu kimlik, portre ve imaj sahibi bir halkın güçlü lobileri “sözde Ermeni soykırımı” yalanı üzerinden farklı bir projeyi devreye girdirmeye başlamışlardır. Bu projenin odağında vaat edilmiş topraklar vardır.
Bu bağlamda, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgalinden sonra kesin içeriği belli olan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin Türkiye ayağı epeyce problemli görünüyor. Kaldı ki, BOP’un gerçekleştirilmesi sürecinin her aşamasında ABD-İsrail-Avrupa Birliği mihveri Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadırlar. Hâlbuki Türkiye, söz konusu projenin devreye girdirilmesi halinde hem tarihi misyonunu tamamen yitirmiş olacak ve hem de Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri elden çıkmış olacaktır. Bu durumun farkında olan Türkiye’nin devreye girdirmiş olduğu alternatif açılım ve politikalardan rahatsız olan üçlü mihver ve özellikle İsrail, bu defa “sözde Ermeni soykırımı”nın ABD Kongresi’nden geçmemesi için Türkiye’ye destek vermekte olan Yahudi lobilerini fikir değiştirmeye itmişlerdir. Böylece, Yahudiler, yerleşik imajlarının tescillendirircesine, milyarlarca dolarlık akçeli ilişkiler ve İsrail’in yalnızlıktan kurtarılmasına destek karşılığında Türkiye’ye vermekte oldukları “lobi desteği”ni çekmekten hiç sıkılmamışlardır. Böylece, bu defa Yahudilerin “Büyük İsrail” ya da vaat edilmiş topraklara ulaşma hedefi için, Türkiye ile dünya Yahudileri arasında farklı bir ilişki dönemi başlamıştır. O nedenle, sözde Ermeni soykırımını tanıma sinyali verdikten birkaç gün sonra geri adım atan ABD’deki Yahudi lobilerinin bu tavır değişikliği artık fazlaca bir anlam ve önem ifade etmemektedir. Zira, Türkiye’nin doğrudan kuşatılarak İsrail ve ABD’nin menfaatlerine uygun hacim ve davranış kalıbına getirilmesi için atılan somut adımlara hız kazandırılmaya başlanmıştır. O nedenle, artık, bundan sonra Türkiye’ye karşı sergilenecek olan sıcak davranışların fazlaca bir kıymeti harbiyesi olmayacaktır; çünkü bu davranışların hiçbirisine güvenilme imkânı kalmamıştır.
O halde, Türkiye, hiç vakit kaybetmeden derhal gerekli güvenlik tedbirlerini almalı ve hatta muhataplarının köşeye sıkıştırılarak kendi dertlerine düşmelerinin altyapısını oluşturmalıdır. Kuşkusuz, Türkiye’nin devreye girdireceği yeni politikaların birinci derecede uygulama alanı Ortadoğu coğrafyası ve odağındaki Irak, Filistin ve Lübnan olmalıdır. Örneğin, “ikinci İsrail” hüviyetindeki Kürdistan Devleti’ni kurarak, bölgesel düşmanlıkları kendi üzerinden bölgedeki Kürt halkları üzerine atmaya çalışan İsrail’in, bu amaçla Türkiye’yi istikrarsızlaştırma ve hatta parçalama hamlelerine karşı, Türkiye’nin yapabileceği çok şey vardır. İsrail ve dünyadaki bağlaşıklarının hepsi bu gerçeği çok iyi bilmektedirler. Aslında, İsrail’in 1967 öncesi sınırlarına çekilmesi ve fitne çıkarmaktan geri durması halinde, Türkiye her zaman İsrail’in selametle yaşamasına sahip çıkmış ve bölgesel istikrar için İsrail bir denge unsuru olarak görülmüştür.
Şayet, Türkiye’nin bu iyi niyetli, samimi ve dostane yaklaşımının kıymeti bilinecek olursa, Türkiye ile İsrail’in samimi ilişkilerinin sürdürülmesi bütün Ortadoğu coğrafyasının hayrına olacaktır. Ancak, son günlerde olduğu gibi, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması, yalnızlığa sürüklenmesi ve üçlü mihvere bağımlı hale getirilmesi yönünde sinsi oyunlar sergilenmeye devam edilecek olursa; derhal harekete geçilerek, İsrail başta olmak üzere, üçlü mihverin Ortadoğu coğrafyasında tam anlamıyla bir mağlubiyet yaşamalarına yönelik örtülü hamle ve operasyonlara girişilmelidir. Türkiye ve Ortadoğu’nun selameti ve bekası için bu tavır değişikliği kaçınılmaz bir hal almıştır. Zira, yüzyıllardan beri edinilen deneyimler göstermiştir ki, Türklerin Yahudilere karşılıksız olarak göstermiş oldukları teveccüh ve yapmış oldukları destekler hiçbir işe yaramamış ve de Yahudileri daha da insafsız bir hale dönüştürmüştür. Bu sebeple Türkiye, artık “yumuşak huylu ama, saf ve kimliksiz olmadığını” net ve kesin bir şekilde üçlü mihvere ve de onların küresel uzantılarına göstermek mecburiyetindedir diyebiliriz. [Sıddık Arslan]

Robert Fisk’in soykırım mektubu sahte çıktı

İngiliz gazeteci Robert Fisk’in önceki günkü yazısında Ermeni soykırımını kanıtlamak için kullandığı ve Talat Paşa’ya ait olduğunu söylediği mektup sahte çıktı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Zafer Toprak, “Bu mektup tamamen uydurmadır. Bu mektubun ne üslubu, ne dili, ne de muhtevası Osmanlı yazışma sistemine uygun değildir” dedi.

cenaze_1915.jpg

ÜNLÜ İngiliz gazeteci Robert Fisk’in önceki gün The Independent gazetesinde yayımlanan yazısında Ermeni soykırımının kanıtı olarak sunduğu mektubun sahte olduğu ortaya çıktı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Zafer Toprak, Robert Fisk gibi iyi bir gazetecinin meseleyi politize etmesine bir anlam veremediğini belirterek, yazıda yer alan mektubun tamamen uydurma olduğunu söyledi. Prof. Toprak şunları söyledi:

“1915 Ermeni Tehciri sırasında katliamlar olduğunu kimse inkár etmiyor. Ama bu mektup, Osmanlı yazışma sisteminin hiçbir niteliğine uymamaktadır. Bu mektubun ne üslûbu, ne dili, ne de muhtevası Osmanlı yazışma sistemine uygun değildir. Kaldı ki, hangi devlet arşivinde böyle bir belge bırakır ki? Alman arşivlerinde, Yahudi soykırımı için böyle bir belge bulunabilir mi? Bir ülkenin başbakanı böyle bir mektup yazar mı? Osmanlı devlet terbiyesi ile bu mektubun hiçbir ilgisi yoktur. Yazıda ayrıca birtakım fotoğraflara ilişkin bilgiler yer alıyor. O fotoğrafları ben de gördüm. O fotoğraflarda yer alan vagonların üzerindeki ay-yıldıza dikkatle bakarsanız, bunun Cumhuriyet döneminde kullanılan bayraklar olduğunu görürsünüz.”

Robert Fisk, önceki gün The Independent’da yayımlanan makalesinde, Talat Paşa’nın 15 Eylül 1915’te Halep Valisi’ne gönderdiği şifreli telgrafta, “(İttihat ve Terakki Cemiyeti)… Türkiye’de yaşayan bütün Ermenilerin tamamen imhasına karar vermiştir. Bu karara karşı çıkanlar imparatorluğun resmi memurları olarak kalamazlar. Ne kadar canice olursa olsun onların (Ermenilerin) varlığına tamamen son verilmelidir. ne yaş, ne cinsiyet, ne de vicdani mülahazalara önem verilmemelidir” dediğini iddia etmişti.

KİMSE CİDDİYE ALMADI

Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Hikmet Özdemir ise söz konusu mektubun ilk kez Aram Andonian’ın Naim Bey’in hatıralarından yola çıkarak yazdığı “The Memoirs of Naim Bey: Turkish Offical Documents Relating to the Deportations and Masssacres of Armenians – Naim Bey’in Hatıraları, Ermeni Tehciri ve Katliamlarına İlişkin Türk Resmi Belgeleri, Londra, 1920) kitabında yer aldığını hatırlattı. Söz konusu kitapta yer alan telgrafın Talat Paşa’nın katili Tayleryan yargılanırken delil olarak kullanılmak istendiğini belirten Prof. Özdemir, bu belgelerin sahte olduğunun ortaya konulduğunu ve bunun için mahkeme tarafından kanıt olarak kabul edilmediğini söyledi.

Osmanlı arşivini en iyi bilen isimlerden birisi olan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Selim Deringil de, Andonian’ın kitabında yer alan telgrafların sahte olduğunu aklı başında Ermeni tarihçilerin de kabul ettiğini ifade etti. Kendisinin Robert Fisk’in yazısını İngilizce orijinalinden okuduğunu belirten Prof. Deringil, “1915’te yaşananları inkár etmek mümkün değil. Talat Paşa aklından böyle şeyler geçirmiş olabilir, hatta bunları özel konuşmalarında seslendirmiş de olabilir ama bunu resmi vesika haline getirecek kadar budala birisi değildi” dedi. Yazıda yer alan fotoğraflara da değinen Prof. Deringil, “Benzer fotoğraflar Türk tarafı için de bulunabilir. Bu tür yazı ve fotoğraflar işi hallaç pamuğuna çeviriyor” diye konuştu.

Söz konusu beş telgrafın sahte olduğunun kanıtlandığına dair bilgiler, Hollandalı tarihçi Prof. Erich Zürcher (Turkey: A Modern History) ile İngiliz yazar Andrew Mango (Turks and Kurds) tarafından da dile getirilmişti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’ da bu belgeleri ciddiye almamıştı.
Kaynak; [ http://www.hurriyet.com.tr ]


  • 33,448 . Kişisiniz

Arşiv –